Archivi per ‘Kanser’

Siroz

category Kanser admin 6 Ağustos 2008

Siroz karaciğerin kronik (süregen) bir hastalığıdır. Çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir,ama hücre temelindeki oluşum süreci hep aynıdır. Sirozda yineleyen hücre ölümü, halka biçiminde bağdoku artışı ve yumrular biçiminde doku yenilenmesi görülür. Belirtileri ise (Vena porta) toplardamar sisteminde portal kan basıncı yükselmesi ve ilerleyici karaciğer yetmezliğidir.

Karaciğer sirozunun kalıtsal yatkınlık dışındaki en önemli nedenleri, geçirilmiş viral hepatit  hastalığı ve alkolizmdir. Bir takım siroz olgusunda ise hastanın öyküsünde alkolizme ya da sarılığa rastlanmaz. Kriptogenetik (nedeni bilinmeyen) siroz adı verilen bu olguların bazısında hastanın sanlıksız bir viral hepatit geçirmiş olabileceği düşünülür. (Ömeğin karaciğer iltihabı sonrasında gelişen siroza özgü büyük yumrıılar görülebilir.) Karaciğerde demir birikmesi (hemokromatoz) ve kronik konjestif kalp yetmezliği de siroza neden olabilir.
Karaciğer sirozu birçok nedene bağlı olabilirse de oluşum süreci değişmez. Bir dış etken yapısal bir işlev azalmasının ya da henüz tam aydınlatılmamış olan kalıtsal bir yatkınlığın bulunduğu karaciğerde (belki de antikor yapısındaki) bir mekanizmayı harekete geçirir. Daha sonra kendi kendine işlemeyi sürdürebilen bu mekanizma sirozu başlatan bir tetik gibi işlev görür. Bir başka bir deyişle karaciğer, hastalığın nedeni kendi hücreleriymiş gibi davranmaya başlar. Karaciğer hücresine zarar veren herhangi bir etken karşısında bağdoku yalnızca ölen hücrelerin yerini almakla kalmaz; karaciğer hücreleri de işlevsel bir lobcuk oluşturacak katmanlar biçiminde yenilenmez. Tam tersine, karaciğer dokusunun araları aşırı bağdokuyla dolar ve bunun sonucunda lobcuğu parçalara ayıran yalancı lobcuklar oluşur. Böylece hücre yenilenmesi amaçsız ve yaygın bir yangı oluşumuna dönüşür. Aşırı çoğalan bağdoku daha sonra büzülerek yakınındaki hücre ve damarları sıkıştınr ve organda oksijen yetersizliğine neden olur. Karaciğer sirozunda görülen sinüzoit ağ (ince damar işlevi gören boncuklar) azalması hastalığın ileri evrelerinde şiddetlenerek dolaşımı durdurabilir. Böylece başka hücrelerin de ölmesiyle tamamlanan döngü, bir kez daha başlayıp yayılmaya hazır hale gelir. Bazı uzmanlann iyi huylu bir tümör hastalığı olarak nitelemesine yol açacak kadar aşırı bir üreme gösteren siroz hücreleri organdaki besleyici maddeleri tüketir. Asalak gibi öteki karaciğer hücrelerinden beslenen siroz hücreleri artık hastalığın ve hücre ölümünün nedeni olmuştur.
Sirozun en az bilinen yanı aşın bağdoku üretimidir. Bu olay zehirlenme ya da bağışıklık tepkisine bağlı olarak retiküloendotelyal sistem etkinliğinin artmasından kaynaklanabilir. Herhangi bir nedenle zedelenen ya da ölen karaciğer hücresi bağışıklık sistemi tarafından “yabancı” olarak tanınır ve sistemin antikor oluşturarak yanıt vermesine yol açar (kandaki belirgin gammaglobulin artışı buna bağlıdır). Karaciğer hücrelerindeki antijen-antikor tepkisi hücre ölümüyle sonuçlanır ve böylece retiküloendotelyal sistemin uyarılmasıyla aşırı miktarda üretilen bağdoku karaciğer hücrelerinin yerini alır.
Viral hepatit, alkol gibi bir dış etkenin neden yalnızca bazı insanlarda karaciğer hücrelerini vücuda “yabancı” kıldığı sorusuna henüz doyurucu bir yanıt getirilememiştir. Ama yanıtın allerji ya da immun (özbağışıklık) süreçlerinde olmadığı söylenebilir.

HASTALIĞIN BELİRTİLERİ

Başlangıçta hastamn yakınmaları çok azdır ve belirtiler yalnızca bu hastalığa özgü değildir. İştahsızlık, çabuk yorulma, bulantı, sindirim bozukluklan, barsak işlevlerinde düzensizlik (kabızlık), midede ağırlık duygusu, yağlı besinleri sindirememe, aşırı gaz, ayaklarda ödem (şişlik), hafif ateş gibi bu belirtilerin çoğu sirozdan başka hastalıklarda da görülür. Bunlar aşırı alkol alımı ya da safra yolları hastalıklanyla eşzamanlı olarak ortaya çıkan bir mide-onikiparmakbağırsağı iltihabından da kaynaklanabilir. Ayrıca bu belirtiler kronik hepatit belirtilerine çok benzer. Siroz çeşitli hastalıkların sonunda gelişebildiğinden gerçekte birçok geçiş tablosu vardır ve bazen tanı biyopsiyle bile kesinleştirilemez.
Hastalığın ileri evresine dekompanse siroz adı verilir. Bu dönemde iştahsızlık tam bir iştah kaybına dönüşür. Hasta halsizdir ve sürekli zayıflar, çünkü genellikle dokularda su tutulmaz. Cinsel istek gittikçe azalır ve sonunda cinsel iktidarsızlık ortaya çıkar. Özellikle sabahları ve aç karnına olmak üzere bulantı ve kusma görülür. Bağırsaklarda aşırı gaz birikmesi en ağır ve kesin belirtinin ortaya çıkmak üzere olduğunu gösterir. Hasta geceleri gündüzden daha çok idrar çıkarır ve sonunda en ağır belirti olan assit (karın boşluğunda sıvı birikmesi) ortaya çıkar.

Tedavisi Mümkün Olan Bir Hastalık…

SAĞLIKLI BİR YAŞAM
DİLEKLERİMİZLE…

Reflü ve reflü hastalığı ne demektir?

category Kanser admin 6 Ağustos 2008

Reflü’ nün kelime anlamı geri akım ya da geri kaçmaktır ve bize Fransızca’dan alınmış latin kökenli bir sözcüktür.

Normalde sindirim sistemimizdeki içeriğin hareketi ağızdan, yutma borusuna ; yutma borusundan mideye ve mideden de onikiparmak barsağına doğrudur. Bunun tersine, mideden yutma borusuna, ya da onikiparmak barsağından mideye doğru bir içerik kaçması olmaması lazımdır. Onikiparmak barsağından mideye doğru bir kaçak olması durumunda bir tip gastrit oluşabilir ve buna tıpta “alkalen reflü gastrit” hastalığı denilmektedir. Burada oluşan gastritin nedeni pankreas sıvısı ve safra içeren alkali özellikteki onikiparmak barsağı içeriğinin mide yüzeyinde oluşturduğu hasardır. Bu durum çok ciddi problemlere yol açmaz ve ilaçla tedavisi gerekir.

Mide içeriğinin yukarı, yutma borusunun içine doğru kaçması ise son derece ciddi sıkıntılara yol açabilmektedir. Sonuç olarak halk arasında reflü hastalığı dendiği zaman anlaşılan; mide içeriğinin fazla miktarda yutma borusunun içine doğru geri kaçmasının sonucunda ortaya çıkan bir dizi şikayetlerdir. Bu kaçak belli bir sürenin ve miktarın üstünde olunca ciddi problemlere yol açar ve bu önemli bir sağlık sorunudur.

Tedavisi Mümkün Olan Bir Hastalık…

SAĞLIKLI BİR YAŞAM
DİLEKLERİMİZLE…

Tansiyon

category Kanser admin 6 Ağustos 2008

Sözlüğe bakıldığında basınç ve gerginlik gibi anlamlara geldiği görülen tansiyon sözcüğü, sağlık alanında önüne veya arkasına başka sözcük eklemeden kullanıldığında, atardamarların içindeki kan basıncını ifade eder. Damarın içinde kanın akabilmesi için belirli bir basıncının olması gerekir.Bu basıncı, kalbin kasılmasıyla kanı damarların içine pompalaması ve atardamarların elastikliğiyle bu basıncı dengelemesi sistemleri oluşturur.

Kalp kasıldığı zaman atardamarların içine kanı belirli bir basınçla pompalar. Bu sırada damar içindeki basınç en yüksek düzeye ulaşır. Bu basınca tıpta sistolik basınç, halk arasında büyük tansiyon adı verilir.

Kalbin gevşemesiyle, damar içine pompalanan kan durur. İşte bu sırada devreye damarın elastikliği girer. Önce genişlemiş olan damar, kana bir basınç uygulayarak kalbin gevşemesi anında da kan akımını sağlar. İşte bu sırada oluşan en düşük basınca da tıpta diastolik tansiyon, halk arasında da küçük tansiyon denilir.

Bu basınç, 1 cm2 alanındaki cıva sütununun tabanına yaptığı basınçla karşılaştırılarak belirtilir. Örneğin bir kişinin tansiyonu 12 dediğimiz zaman, bu basınç 12 cm yüksekliğindeki cıva sütununun tabanına yaptığı basınca eşdeğerdir. Tıpta bu ölçüler, mm olarak belirtilir. Yani halk arasında 12-14 gibi cm cinsinden söylenen ölçüler tıpta 120-140 gibi, mm cinsinden ifade edilir.

Normal tansiyon değerleri nelerdir?
Tıpta genel olarak herkesin bünyesinin farklı olduğunu bilmek gerekir. Bu nedenle herkesin tansiyon ölçüm değerlerinin aynı olması beklenemez. Bu nedenle bir kişide tansiyonun yükselmiş ya da düşmüş olduğundan bahsedebilmek için, herhangi bir şikayetinin ya da hastalığının olmadığı dönemde tansiyonunun zaman zaman ölçülüp değerlerinin bir kenara kaydedilmesi yararlıdır.

Herkesin tansiyon değerlerinin farklı olduğundan bahsettik ama genel olarak normal kabul edilen sınırları da ihmal etmemek gerekir.

Yapılan uzun araştırmalar sonucu, yaşın artışıyla küçük değişmeler olmakla beraber sistolik (büyük) tansiyon için 120 ile 140, ya da Türkiye’de yaygın söylendiği gibi 12 ile 14 arası, diastolik (küçük) tansiyon için 70-90 ya da 7-9 arası olması halinde tansiyona bağlı olarak bir sağlık sorunu riski doğmadığı belirlenmiştir.

Tansiyon nasıl ölçülür?

Tansiyon ölçmekte kullanılan değişik aletler bulunmaktadır. En doğru ölçüm, zaman içinde ayarlarının değişmesi gibi bir sorun olmadığı için, cıvalı aletlerle yapılırsa da bunların kullanımı pek pratik olmadığı için diğer türdeki aletler tercih edilmektedir.

Tüm aletlerde prensip aynıdır. Kola sarılan ve içine hava gönderilerek basınç oluşturulan bir lastik torba (manşon), bu torbaya hava göndermek için kullanılan bir pompa ve lastik torbanın içindeki basıncı ölçen bir ölçü sistemi. Ayrıca damarda oluşacak nabız seslerini dinlemek için bir dinleme aleti (steteskop) da gereklidir.

Tansiyonu ölçülecek kişinin dinlenmiş ve sakin durumda olması gerekmektedir. Hızlı bir yürüyüşün ardından tansiyon ölçülmesi için bir süre dinlenmek gerekir. Rahat bir koltukta otururken, tansiyon ölçülen kolun kalp hizasında olmasına dikkat edilmelidir.

Böyle bir alet edindikten ve uygun ortamı sağladıktan sonra aletin manşon kısmı tansiyonu ölçülecek kişinin kolunun üst kısmına sarılır. Bu sırada, dirsek önü çukurunun tamamen açıkta kalmasına ve giysilerin kolu sıkmamasına dikkat etmek gerekir. Tansiyonu ölçülen kişi rahat bir şekilde ve kolu kalp hizasında olacak şekilde otururken, pompa ile basınç oluşturulmaya başlanılır. Aletin göstergesindeki rakam, kişinin daha önceden bilinen tansiyon değeri varsa bunun 20-30 mm üzerine, böyle bir bilgi yoksa 150-160 mm civarına kadar çıkartılır. Bu sırada dinleme aleti, dirsek önü çukurunun gövdeye yakın kısmına konulup, hafifçe bastırılarak (manşonun altına sıkıştırarak değil) nabız sesleri olup olmadığı dinlenir. Eğer sesler varsa kayboluncaya kadar basıncı arttırmak gerekir. Basın kaybolduktan sonra aletin havası yavaşça indirilerek nabız sesleri tekrar başlayıncaya kadar takip edilir. Seslerin ilk duyulduğu sırada aletin göstergesinde okunan rakam sistolik tansiyonu gösterir.

Sürekli dinlerken basınç azaltılmaya devam edilir. Seslerin artık duyulmamaya başladığı sırada göstergedeki rakam da diastolik tansiyonu gösterir.

Düşük Tansiyon Nedir?

Tıp dilinde hipotansiyon olarak adlandırılan düşük tansiyon, belirli bir düzeye kadar sorun yaratmaz. Tam tersine normalin biraz altında olması kalp-damar hastalıklarından uzak daha sağlıklı bir yaşam sürme nedenidir.

Düşük tansiyonun sorun olduğu durum, sistolik tansiyonun çok uzun süreler için 70 mm den düşük kalması halleridir. Böyle hallerde şok durumundan söz edilir.

Düşük tansiyonun en sık rastlanan şekli ortostatik hipotansiyondur. Kişinin oturur veya yatar durumda iken nomal düzeylerde olan tansiyonunun, ayağa kalkılınca düşmesi halidir. Bu durumda bir süre için beyine daha az kan gideceği için geçici olarak denge ve şuur bozuklukları ortaya çıkabilir. Sıvı kayıpları sırasında daha sık görülen bu durum sıvı açığının kapatılmasına rağmen devam ediyorsa veya yüksek tansiyon tedavisi altında olanlarda görülüyorsa bir doktora başvurmak gerekecektir.

Tedavisi Mümkün Olan Bir Hastalık…
SAĞLIKLI BİR YAŞAM
DİLEKLERİMİZLE…

CİLT KANSERİ

category Kanser admin 6 Ağustos 2008

GENEL OLARAK CİLT KANSERİ HASTALIĞI TEDAVİSİ MÜMKÜN OLAN BİR HASTALIKTIR…

HERBALİST KEMAL

ŞİFALI BİTKİLER UZMANI

EMEKLİ ARAŞTIRMACI BASIN MENSUBU

FAZLA GÜNEŞLİ BÖLGELERDE YAŞAYANLAR DİKKATLİ OLMALI

Fazla güneş alan ve sıcak iklime sahip bölgelerde yaşayanlar, nispeten daha soğuk bölgelerde yaşayanlardan daha fazla risk altında bulunuyor. Aynı şekilde güneş ışınlarının daha kuvvetli olduğu yüksek bölgelerde yaşayanlar da, alçak bölgelerde yaşayanlara göre daha fazla ultraviyole ışınına maruz kalıyor.

Vücudunda normal benlere göre daha büyük ve düzensiz benler bulunan kişilerde, bu benlerin kansere dönüşmesi olayına sık rastlanıyor. Eğer vücudunuzda bu tür lekeler varsa, doktorunuzdan bunları takip etmesini isteyin. Zira vücudunda fazla ben olan insanlarda kanser riski oldukça yüksek.

Cilt lezyonları, cilt kanseri riskini artırıyor. Bu lezyonlar genellikle pürüzlü, pullu ve koyu kahverengidir. Daha çok güneş yanığına maruz kalmış yüz, alt kol ve ellerde bulunurlar.

Eğer ebeveynlerinizden veya kardeşlerinizden birinde cilt kanseri görüldüyse, siz de risk altında olabilirsiniz.

Daha önce cilt kanseri rahatsızlığı geçirdiyseniz, kanserin tekrar etme riskinin bulunduğunu unutmayın.

Cilt kanseri, daha önce organ nakli geçirmiş, bağışıklık sistemini baskılama amacıyla ilaç tedavisi gören ve lösemi gibi kan bozukluğu rahatsızlıkları yaşayanlarda daha çok görülüyor. Yanık tedavisi görmüş veya bir rahatsızlık sonucu deri hastalığı geçirmiş kişiler de, güneş yanığına ve cilt kanserine karşı daha hassas.

Cilt kanseri riski yaşlanmayla doğru orantılı olarak artıyor. Ama bu kanser türü orta yaş veya yaşlılıkla sınırlı değil. Günümüzde 20 li ve 30 lu yaşlardaki insanlarda da sıklıkla görülüyor. Unutmamak gerekir ki belirtileri her ne kadar 50 yaşından sonra ortaya çıksa da cilt, çok daha erken yaşlarda hasar görmeye başlıyor. Bu yüzden cildinizde meydana gelen değişiklikleri gözlemek ve herhangi bir olağandışı durumda uzmana başvurmak, erken teşhis açısından büyük önem taşıyor.

Cilt kanserleri özellikle erkeklerde en sık rastlanan kanser tipidir.

Ülkemizde cilt kanserlerinin sıklığıyla ilgili sağlıklı istatistik veriler yoktur.

Cilt 3 tabakadan meydana gelmiştir.

1) Epidermis

2) Dermis

3) Subcuti 

Epidermis cildin en üst tabakasıdır. Vücudu dış etkenlerden korur. Su, elektrolit ve ısı kaybını önler. Ortadaki dermis katının hemen üstünde bazal hücreler dizisi,onun da üstünde dikensi hücreler de denen skuamöz hücreler, daha yüzeyde ise granüllü hücrelerin arasında yer alan ve melanosit denen hücreler bulunur. Melanosit1erden melanin pigmenti sentezi yapılır. Bu pigment diğer epidermis hücrelerine de geçerek derinin normal rengini verir.

Dermis epidermisin altındadır. Kıl follikülleri, ter ve yağ bezleri,damarlar, sinirler bu kattadır.

Subcutis deri altı yağ dokusudur.

Cilt kanserleri vücudun herhangi bir bölgesinde bulunabileceği gibi %80 baş-boyun bölgesindedir. Vücudun güneş gören bölgeleri deri kanserlerine daha çok adaydır.

KİMLER CİLT KANSERİ OLURLAR?

Cilt kanserinin esas nedeni genellikle güneşten gelen ultraviole ışınlarıdır.

Mor ötesi ışın veren elektrik lambaları ve bronzlaştırıcı suni ışık kaynakları

da cilt kanserlerine neden olabilir.

Ultraviole ışınlarına karşı dünyayı koruyan ozon tabakasının incelmesinin de cilt

kanserlerinde ciddi bir artışa neden olduğu bilinen bir gerçektir.

En çok risk altında olanlar.

- Açık tenliler,

- Ciltlerinde kolayca çillenme olanlar,

- Çok fazla sayıda - beni - olanlar ve bunların değişik şekil ve boyutta

olması,

-Ailesinde cilt kanseri bulunanlar,

- Açık havada çalışmak ve eğlenmek için çok fazla zaman geçirenler,

- Ekvatora yakın, yüksek rakımlı veya yıl boyunca şiddetli güneş ışığına maruz kalanlar. Bunların dışında,

- Herhangi bir sebeple radyoaktif ışın tedavisi (radyoterapi) uygulamaları,

- Uzun yıllar iyileşmeden kalan açık yaralar,

- Katran, zift, arsenik vs. gibi kimyasal karsinojen maddelere kronik şekilde maruz kalma,

- Kronik mikrotravmalara maruz kalma gibi nedenlerle de deri kanserleri gelişebilir.

TİPLERİ NELERDİR?

1. Epidermisteki bazal hücrelerden kaynaklanan Bazal Hücreli Kanser (BCC)

2. Skuamöz hücrelerden kaynaklanan Skuamöz Hücreli Kanser (SeC)

3. Melanin hücrelerinden kaynaklanan Malign Melanoma (MM)

BCC; en sık rastlanan cilt kanseridir. Yavaş seyreder. Nadiren başka bölgelere yayılır. Eğer tedavi edilmez se cilt altına ilerleyip kemik ve diğer dokulara atlayabilir. Bu açıdan en tehlikeli olanları göz çevresindekilerdir. BCC nadiren hayatı tehdit eder.

SCC; sık rastlanan diğer bir cilt kanseri tipidir. Dudaklar, yüz ve kulaklarda sık rastlanır. Lenf bezlerine bazen de iç organlara yayılabilir. sce eğer tedavi edilmez se hayatı tehdit eder duruma gelir.

Cilt kanserlerinin üçüncü tipi olan malign melanomalara daha az rastlanır. Ancak özellikle güneşli bölgelerde yaşayanlarda sıklığı giderek artmaktadır. Cilt kanserlerinin en tehlikeli tipidir. Ancak erken teşhis edilirse tam olarak tedavi edilebilme şansı vardır. Teşhis ve tedavide gecikme genellikle lümcül olmaktadır.

KANSERLEŞEBİLEN BAŞKA CİLT TÜMÖRLERİ VAR MIDIR?

Bilinmesi gereken ve sık görülen iki cilt tümörü benler ve keratozlardır. Benler, yoğun pigmentli cilt hücrelerinin kümeleşmesinden oluşur. Bazen ciltten kabarık şekilde, bazen ciltle aynı seviyededir. Bazen doğuştan beri vardır. Bazen de sonradan çıkabilir. Bir çoğunun tehlikesi olmamasına rağmen doğuştan beri var olan geniş ve kıllı dev benler ile değişik renklerde ve sınırları net olarak seçilemeyen benler malign melanomaya dönüşme riski taşırlar.

Benler;

1) Kozmetik nedenlerle,

2) Giysi ve takılarla sürekli tahriş oluyorlarsa,

3) Malign melanomaya dönüşme ihtimalleri nedeniyle cerrahi olarak çıkarılırlar.

Solar veya aktinik keratozlar ise üzerleri pürtüklü veya pullu, kahverengi veya kırmızı renkte yamalar şeklinde görülen cHt tümörleridir. Genellikle cHdin güneşe maruz kalan bölgelerinde görülürler. Bunların kansere dönüşme ihtimalleri vardır. Kansere dönüşme belirtileri gösterenler cerrahi olarak çıkarılmalıdırlar.

CİLT KANSERLERİ NASIL TANINIR?

Bazal ve Skuamöz Hücreli Kanserler çeşitli görünüşlerde olabilirler.

Genel olarak:

1) Beyaz ve pembe renkli küçük bir kitle şeklinde,

2) Yüzeyi düzgün, parlak veya çukur şeklinde,

3) Kuru, pullu, kırmızı bir nokta şeklinde,

4) Kabuklu, kırmızı, yumru şeklinde,

5) Kabuklu yanyana küçük kitleler şeklinde,

6) Bir yara izine benzeyen beyaz bir yama şeklinde olabilirler.

2-4 haftada iyileşmeyen, kanama ve ağrı yapabilen bu türdeki lezyonların kanser olabileceklerini düşünmek gerekir.

Malign Melanoma ise genellikle bir bendenveya normalolan bir entten başlayabilir.

Herhangi bir bende ortaya çıkan aşağıdaki değişiklikler kanserleşme açısından uyarı kriterleri olarak kabul edilmelidir.

1. Asimetti

2. Kenar düzensizliği

3. Değişik renk tonlarında olma

4. Üzerinde kabuklanma

5. Kanama

6. Kaşıntı

7. Çevresinde kızarıklık

8. Kıllanma artışı

9. Boyutunda 6 mm’den daha fazla veya anormal bir artış olması.

Bu değişikliklerden biri veya birkaçı gözlenen benler cerrahi olarak çıkarılarak

Malign Melanoma açısından histopatolojik incelemeye tabi tutulmalıdır.

Eğer tüm bu değişkenler size karmaşık geliyorsa şunu hatırlamak çok önemlidir.

Cndinizi tanıyınız ve tepeden - tırnağa düzenli olarak muayene ediniz. Sizi şüphelendiren birşeylere rastlarsanız hemen bir Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi uzmanına başvurunuz! Plastik cerrahlar tümörü fonksiyonel yapıyı bozmadan ve en estetik görüntüyü sağlayacak şekilde cerrahi olarak çıkartırlar. Çıkarılan dokunun histopatolojik incelemesi ile tam olarak çıkarılıp çıkarılamadığı, zeminde kalıntı kalıp kalmadığı anlaşılabilir.

TEDAVİSİ NASILDIR?

Tedavi kanserin tipine, büyüme evresine, yerleşim yerine göre değişmektedir.

Eğer kanser küçük ise işlem ayaktan, lokal anestezi altında kolayca yapılabilir.

Bu küçük ve az tehlikeli tiplerde kazıma (küretaj) veya elektrik akımı ile kanser

hücrelerini yoketme (dessikasyon) işlemleri de yapılabilir. Ancak bu metodların

tedavi açısından güvenilirliği az, iz bırakma ve deformasyon yapma ihtimalleri fazladır.

Kanser büyükse, lenf nodlarına veya vücudun başka bir bölgesine yayılmış sa büyük cerrahi işlemlere ihtiyaç duyulabilir.

Cilt kanserlerinde muhtemel diğer tedavi seçenekleri kriyoterapi (kanser hücrelerinin dondurularak tahrip edilmesi), radyoterapi (ışın tedavisi), kemoterapi (antikanser ilaçların verilmesi)’dir.

Tedaviye başlamadan önce bu yöntemleri doktorunuzla beraber değerlendirmeli ve aşağıdaki sorulara cevaplar aramalısınız.

- Tümörün yok edilmesi açısından hangi tedavi yöntemi daha güvenlidir?

- Hangi seçenek size daha uygundur?

- Sizdeki kanser tipi için ne kadar etkilidir?

- Olası riskleri ve yan etkileri nelerdir?

- Beklediğiniz fonksiyonel ve kozmetik sonuçlar ne kadar elde edilebilir?

NÜKS OLUR MU? NÜKS ENGELLENEBİLİR Mİ?

Cilt kanserleri nüksedebilir. Ancak nüks riskini azaltmak veya ortaya çıkabilecek nüksün riskini azaltmak mümkündür. Bunun için:

- Doktorunuzun çağırdığı kontrollere düzenli olarak uyunuz.

- Yaz aylarında özellikle de saat 11.00-15.00 arası saatlerde güneşe maruz kalmaktan kaçınınız. Ultraviole ışınlarının su ve buluttan geçip, kum ve kardan yansıyabileceğini unutmayınız.

- Dışarda uzun süre kalmanız gerekiyorsa geniş kenarlı şapkalar ve uzun kollu  elbiseler giyiniz.

Deri Yaşlanması Nasıl Gerçekleşir? Önlenebilir mi?

Deri yaşlanması zamana bağlı (kronolojik) yani gerçek yaşlanma ve kronik güneş temasına bağlı ortaya çıkan fotoyaşlanma olmak üzere iki ayrı olay sonucunda gelişmektedir. Gerçek yaşlanmanın gelişiminde zamana bağlı olarak oluşan değişikliklerin yanı sıra bu değişimi hızlandıran dış faktörler vardır. Bunların başında rüzgar, sıcak, sigara içimi, çevre kirliliği, kimyasal maddelere maruziyet ve foto yaşlanmadan sorumlu olan ultraviole (güneş ışınları) gelir. Gerçek yaşlanma genetik olarak programlanmıştır ve kişiden kişiye farklılık gösterir. Kuruluk, kırışıklıklar, esneklikte artış ve çeşitli iyi huylu tümörler gerçek yaşlanmanın temel bazı bulgularıdır. Güneş ışınlarının etkisiyle yaşlanan deride ise tipik olarak derin, kaba çizgiler ve düzensiz renk değişiklikleri görülür.

Fotoyaşlanma Nedir?

Dünyada yaşayan her canlı güneş ışınlarına maruz kalmaktadır. Bu elektromanyetik enerjinin hem hayat verici hem de hayatı tehdit eden özellikleri vardır. Güneş ışınları ve oksijenden zengin bir atmosfer, deri üzerinde önemli bir stres yaratmaktadır. Güneşe maruziyet kişiyi kronolojik yaşından daha yaşlı gösterir. Foto hasarın en şiddetli sonucu ise deri kanserleridir.

Cilt Kanseri Nasıl Gelişir?

Beklenmeyen hipo-hiperpigmentasyon foto hasarlı deride oldukça sık görülür. Güneş ışınları, mutasyonlara ve hücresel çoğalmaya neden olur; başka tetikleyici ajana ihtiyaç olmadan deri kanseri geliştirebilir ve bu nedenle tam bir kanser tetikleyici olarak tanımlanmıştır. Derinin güneş ışınlarının zararlı etkilerini yok etmek için bir çok antioksidan tamir mekanizmaları vardır. Ancak güneş ışınları, sigara, çevre kirliliği gibi serbest radikal üreten diğer faktörler sistemin korunma yöntemlerinin yetersiz kalmasına yol açabilir. UVB, güneş yanığından sorumlu olan ve deride melanin sentezini uyarmada en etkili olan banttır. UVB’ nin uzun dönemdeki yan etkileri deri tümörleri ve foto yaşlanmadır. UVB daha ziyade tümör başlamasına, UVA ise tümörün daha da büyümesine yol açar. UVA’ nın uzun vadede etkilerinin UVB kadar önemli olacağı unutulmamalıdır.

En hızlı ilerleyen cilt kanseri olan kötü huylu melanoma gelişiminde etkili olduğu gösterilmiş tek çevresel risk faktörü güneş ışınlarıdır. Çocukluk çağında güneş yanığına yol açacak kadar çok güneş ışınlarına maruziyet öyküsü, yıllar sonra cilt kanseri gelişimi için özellikle önemlidir.

Çocuklarda Nelere Dikkat Edilmelidir?

İleride cilt kanseri yaratan güneş ışınlarının üçte biri çocuk yaşlarda alınır. Bu nedenle çocukluk çağında güneşten korunmanın önemi çok daha büyüktür. Özellikle de ilk üç yılda bir kez güneş yanığı geçirme öyküsü ileride cilt kanseri geliştirme riskini aşırı oranda arttırır.

Fotoyaşlanmayı Önleyici Yöntemler Nelerdir?

UV radyasyonunun etkilerine karşı korunmada en etkili yöntem şüphesiz ki güneş koruyucu kremlerin kullanılmasıdır. Kullanım sırasında santimetrekareye 2 mg ürün kullanılması önemlidir. Ancak pratikte kullanılan ürün miktarı, bu miktarın oldukça altındadır. SPF 15 olan bir ürün UVB ışınlarından %93’ lük bir oranda koruma sağlar. 30 SPF’nin üzerindeki ürünlerde koruyuculuktaki artış ihmal edilebilir düzeydedir. (Ör: SPF30 %96.7, SPF40 %97.5’ lik koruma sağlar). Yüksek koruma faktörlerinin hastalara daha güvenli korunduklarına dair yanlış bir izlenim verebileceği ileri sürülmüştür.

Doğal güneş ışığının %95’ ini oluşturan UVA, standart camlar tarafından filtre edilmediğinden ev içi korunma gereksinimi doğmuş, bu amaçla günlük bakım kremlerine de güneş koruyucular eklenmiştir.

Güneş koruyucularının, tüm bu gelişmelere ve deriyi korumalarına rağmen beklenenden çok daha az koruma sağladıkları düşünülmektedir. Güneş koruyucularının sahip olduğu bildirilen ve biyolojik aktivitelerinin ölçüsü olan SPF’ nin; uygulamadan sonraki emilim oranı, kimyasal yapıda değişim, güneş kreminin buharlaşması ve derinin kuruması gibi pek çok faktörden etkilenebilmektedir.

SPF Ne Demektir? Yüksek SPF Yüksek Koruma Anlamına Gelir mi?

Bir güneş koruyucu ürünün SPF değeri ne kadar yüksek ise güneşten koruma özelliği o kadar yüksektir görüşü, UVA koruması göz önüne alındığında oldukça yanıltıcıdır. Güneş koruyucular UVB ışınlarına karşı iyi koruma sağlamalarına karşı UVA’ ya özellikle de UVAI’ e karşı koruma özellikleri iyi olmayabilir. SPF değeri yüksek olan ürünler kişinin güneş altında yanmadan uzun süre kalmasına yardımcı olurken, hayat boyu maruz kalınan toplam güneş maruziyet dozunu arttırabilirler. Ürünün UVA koruma etkinliğinin yetersiz olması halinde, UVA’ nın neden olacağı zararlar artacaktır.

Güneş Koruyucu Kremleri Kullanmanın Püf Noktaları Nelerdir?

Koruyucu kremleri güneşe çıkmadan yirmi dakika veya yarım saat önce sürün.

Havuza, denize girme veya terleme gibi durumlardan sonra mutlaka tekrarlayın.

Yüz, omuz, ense gibi bölgelere daha sık krem kullanın.

Güneşe maruziyet devam ediyorsa dört-beş saatte bir tekrarlayın.

Güneşten Korunmak İçin Alınması Gereken Temel Önlemler Nelerdir?

Güneşe çıkarken parfüm, deodorant, kolonya gibi ürünler kullanmayın, lekelere yol açabilir.

Bronzlaştıktan sonra koyu tenli olsanız da güneş koruyucu krem kullanın.

Güneşe 10:00- 15:00 saatleri arasında çıkmayın.

Güneşe çıkarken mutlaka koruyucu gözlük, şapka, kıyafet kullanın.

Kış aylarında bile sürekli olarak UV teması söz konusu olduğundan, en az 15 faktörlü bir güneş koruyucuyu günlük bakımınızın bir parçası haline getirmekte büyük yarar vardır.

Güneş ışığı gebelik lekelerini tetikler. Gebelik döneminde yüzde lekelerin gelişme ihtimali güneşten korunulmadığında çok daha yüksektir.

Fotoyaşlanmanın Etkilerini Azaltmak İçin Neler Yapılabilir?

Bu amaçla hızla gelişen bir alan olan kozmetik dermatoloji bizlere yardımcı olmaktadır.

Geçmiş yıllarda, kozmetik kullanımı sınırlı olan C ve E vitaminleri, günümüzde bir çok kozmetik üründe fotoyaşlanma ve çevresel faktörlere karşı koruyucu olarak kullanılmaktadır. Ancak her zaman olmasa da bir çok üründe konsantrasyonunun çok düşük olduğu ve deriye yeterince dağılmadığı unutulmamalıdır. Fotokoruyucu etkilerine ek olarak lekelerin oluşumunu da azaltırlar.

Bu çok iyi bilinen iki antioksidanın dışında selenyum, çinko, yeşil çay, beta karoten gibi yeni kullanım alanı bulan birçok kozmetik antioksidan ürün mevcuttur.

Cildinizin genç kalması için güneşe çıkarken şapka giymelisiniz. Yüzdeki çizgilerin kırışıkların çoğu, güneş ışınlarının marifetidir. Yüzünüzü güneşten iyi korursanız, kırışık ve çizgi sorununuz olmaz. Bu arada hasır şapka kullanmanızı tavsiye etmiyoruz. Güneş ışınları hasırların deliklerinden yüzünüze yansır. Yaz için kumaş şapkalar tercih edilmeli.

Yaz aylarında, cildinizin kurumasına da izin vermeyin. Bol bol su içmenin yanı sıra cildinize uygun nemlendirici uygulamadan sokağa çıkmayın. Cildi parlak gösteren ve etkisi hemen belli olan nemlendiriciler sizi dertten kurtarır.

Yaz sıcaklarında cildinizde küçük siyah noktaların çoğalması da bir tesadüf değil. Sıcak hava cildi etkiler. Gözenekler yağ hücreleriyle kapanır. Daha sonra da siyah noktalar ortaya çıkar. Cilt altındaki ölü hücrelerin temizlenmesine büyük özen gösterilmeli.

Amerikalı bilimadamlarının son araştırmalarına göre, güneş ışınları bazı bünyelerde cilt kanserine yol açan hücrelerin kendi kendilerini yok etmelerini sağlıyor. Sağlıkla ilgili başka bir gelişmede ise ağır kalp hastaları doğrudan kalbe yapılan bir iğneyle tedavi ediyor.

Güneş banyosunun cilde zararı kadar yararı da olduğu belirlendi. Houston’daki Texas Üniversitesi’nde yapılan son araştırmalarda güneş ışınlarının cilt kanserine yol açtığı gibi bazı bünyelerde söz konusu kanser hücrelerinin kendi kendini yok etmesini sağlayan mekanizmayı harekete geçirdiği anlaşıldı.

Science dergisinin haberine göre, söz konusu mekanizmayı FasL adlı bir protein ateşliyor. Araştırmacı Laurie Owen-Schaub fareler üzerinde yapılan deneylerde aşırı miktarda güneş ışınlarının etkisine maruz bırakılan ve Fasl proteinine sahip olmayan hayvanların yüzde 70′inde cilt kanseri oluştuğunu bildirdi. Bu hayvanlarda, kanseri baskı altına alan p53 geni çalışmadı. FasL proteinine sahip farelerden yalnızca yüzde 5′inde cilt kanseri ortaya çıktı.

Owen-Schaub, söz konusu proteinin cilt kanserindeki rolünün keşfiyle hastalığa karşı daha etkin koruyucu önlemler alınabileceğini ve kimlerin cilt kanserine yakalanma riskinin yüksek olduğunu saptayabileceklerini söyledi. FasL proteini bulunan farelerde p53 geni bir komut vererek kanserli hücrelerin kendi kendilerini yok etmelerini sağlıyor. Cilt kanserinin ortaya çıkma ve yayılma mekanizmasının iyice öğrenilmesinin ardından öteki kanser türleri hakkındaki sırların da çözülmesi umut ediliyor.

Kötü haber: İnsan cildi 20′li yaşlardan itibaren yaşlanmaya başlıyor. Peki bu erken denilebilecek yaşlanmanın nedeni ne dersiniz. En başta güneş tabii ki. Güneşin artık eskisi gibi atmosferde süzülemeyen ultraviyole ışınları, ciltte iki şeye yol açıyor: Birincisi kanser riski, ikincisi ise yaşlanma.

ZARARLI IŞINLAR

Güneşe karşı korunmasız kalan ciltte moleküler düzeyde, hücrelerin normal işleyişini bozan bir dizi olay meydana geliyor. Güneşin zararlı ışınları cilde eriştiğinde serbest radikal denen moleküller hücre beynini etkiliyor. Bunlar kararsız oksijen moleküllerinden başka bir şey değil. Zarar ‘oksidasyon’ denen olayla oluyor. Oksidasyon da ne. diye düşünüyorsanız eğer, günlük dilde ‘‘paslanma‘‘dan başka bir şey değil. Bu saldırgan moleküller hücrenin işleyişini bozuyor, yenilenmesini bozuyor, hücreye ve dokuya zarar veriyor. Sonuçta cilde esnekliğini veren destek doku bozuluyor ve cilt kırışmaya başlıyor. Destek dokuda kollajen lifler bozuluyor. Sözgelimi liflerin bütünlüğünü sağlayan bir molekül işlevini sürdüremeyince lifler zarar görüyor. Cildin nemlenme, yenilenme süreci aksıyor, lekelenmeler başlıyor cilt yüzeyinde. Peki sonuç? Ne kadar genç olursanız olun, ’solar yaşlanma’, yani genç yaşta güneşe bağlı erken cilt yaşlanması görünür hale geliyor. Bilim adamları bu konuda çok ısrarlı.‘‘Güneş altında sağlıklı bronzlaşma diye bir şey yoktur‘‘ diyorlar.

Peki, ne yapmalı?

Türkiye güneşin yüzünü cömertçe gösterdiği bir ülke. Ve hepimiz, yaz geldiğinde bilim adamlarının ne dediğini unutup, çılgınca bir bronzlaşma sevdasına tutuluyoruz. Tatile çıktığımızda daha ilk günde zaman limitini aşıp, akşama aynalarda ‘ne kadar kararmışım’ takıntılarına kapılıyoruz. Hele bu yaz bir de yanık ten modası varken, bundan nasıl kaçacağız diyorsanız, bilim adamları bronzlaştırıcı ürünler kullanmayı öneriyor. Zaten modacılar da gerçek anlamda bronz ten yerine, ALTIN TEN öneriyorlar.

Saçlar, dudaklar

Tabii ki konu güneşten korunma olduğunda iş ciltle bitmiyor. Saçlar ve dudakların da korunması gerek. Bu çok kolay. Koruma faktörlü rujlar, saç spreyleri, saç jöleleri var.

Bir not: Açık renge boyanmış bazı saçlarda güneş, deniz, tuz, klor bileşimi, yeşermeye neden olur. Bu yeşerme saçın doğal kızıl pigmentiyle ilgili. Bazı saçlarda kızıl pigment yoktur, bu saçlar açıldığında, yeşerme olabiliyor.

İlle de tatil söz konusu değil. Çoğumuz yazın büyük bir kısmını kentte geçiriyoruz ve güneşe çıkıyoruz. Artık makyaj malzemelerinde de koruma faktörü var. Nemlendiricilerde, fondötenlerde, ruj ve pudralarda, hatta göz farlarında. Alışveriş ederken alacağınız ürünün bu özelliğini sormayı unutmayın.

Cildinizi tahriş edecek her şeyden mutlaka uzak durun.

Banyoları azaltın ve sıcak su yerine ılık su ile yıkamayı tercih edin. Yağ kökenli sabunları ender olarak kullanın; banyodan sonra alkolsüz cilt emülsiyonunu ovalamadan kuru cilde dokunarak yayın. Cilt nemlendirici mutlaka kullanın.

Evinizde kendinize nemli ortamlar yaratın. (Özellikle yatak odanızın nemini artırın. Radyatör veya soba üzerine içi su dolu bir kap koymanız da mümkün.

SAĞLIKLI BİR YAŞAM
DİLEKLERİMİZLE…

Guatrı İç ve Dış

category Kanser admin 6 Ağustos 2008

Guatr, boynun ön kısmında iki taraflı olarak yer alan tiroid bezinin normalden fazla büyümesi olarak tanımlanır. Tiroit glandının büyümesine guatr denir. Erişkinlerde tiroidin ağırlığı normalde 20-25 gm’dır. Çok büyük guatrlar el veya gözle muayene sırasında kolaylıkla tespit edilebilir. Ultrasonografide tiroidin derinlik çapının 25mm üzerine çıkması guatr olarak değerlendirilir. Ayrıca, ultrasonografik olarak tiroid glandının volümü bulunduktan sonra bunun 0.52 ile çarpımı sonucu gram cinsinden ağırlığı kolaylıkla hesaplanabilir. Özellikle bazı kadınlarda boyun yapısı nedeni ile tiroit normal olarak ele gelebilir. Dolayısıyla her ele gelen tiroit guatr olarak değerlendirilmemeli ancak ultrasonografik ölçümle kesin tanı konmalıdır.

Guatr nedenleri nelerdir?

İyot eksikliği (toprakta ve besinlerde) ve guatr yapıcı bazı yiyeceklerin (kara lahana gibi) fazla tüketilmesi ayrıca tiroid bezinin iltihapları, nodülleri, tümör ve kanserleri de guatr yapar.

Guatr belirtileri nelerdir?

1-) Hormonlar fazla salgılanıyorsa (Hipertiroidi; zehirli guatr):

Çarpıntı, sinirlilik, ellerde titreme, fazla terleme, ince ve nemli cilt, sıcağa tahammülsüzlük, çok yemek yeme, zayıflama, uykusuzluk.

2-) Hormonlar az salgılanıyorsa (Hipotiroidi):

Kabızlık, iştahsızlık, şişmanlık, kuru cilt ve saç, unutkanlık, depresyon, nabız yavaşlığı, tansiyon düşüklüğü, kas krampları, soğuğa tahammülsüzlük, artmış uyku… (Tiroid hormonlarının düşüklüğü bebekte olursa; zeka geriliği, boy kısalığı vb. ile giden bir tablo gelişir.)

Hastalar arasında en sık sorulan sorulardan biridir. Guatrlar büyüklük ve fonksiyonlarına göre birtakım şikayet ve belirtilere yol açar.

• Genelde basit diffüz guatr herhangi bir şikayete neden olmaz.
• Guatr Hipotiroidi veya Hipertiroidi ile birlikte bulunursa bu hastalıkların belirtileri ortaya çıkar.
• Büyük ve nodüllü guatrlar, soluk veya yemek borusu üzerine olan baskı nedeniyle nefes darlığına veya yutma güçlüğüne neden olabilir. Ancak bu durum nörotik hastalarda görülen ve globus histerikus denilen boğazdaki sıkışma hissi ile karıştırılmamalıdır.
• Büyük guatrlar, ayrıca boyun toplardamarları üzerine baskı yaparak bu damarların genişlemesine neden olabilir.
• Tiroit glandı günlerce veya haftalarca yavaşça büyüyüp küçülmesi ve bazen ağrılı olması sessiz veya subakut tiroiditte görülür.
• Tiroidin ani olarak büyümesi, ağrılı ve hassas olması tiroit nodülü içine kanamada veya ani olarak büyüyen tiroit kanserlerinde görülür.
• Otoimmün guatrlarda simetrik veya asimetrik büyüme görülmesi tiroit lenfomasını düşündürür.

GUATR TEŞHİSİ NASIL KONUR?

Guatr teşhisi; muayene, kan testi (T3, T4, TSH hormonları tetkiki), tiroid ultrasonu veya sintigrafisi ile konur.

Guatrın tedavi yöntemleri nelerdir?

Tedavi yöntemleri; ilaç tedavisi, radyoaktif iyot tedavisi ve cerrahi tedavidir. Tedavi yöntemlerinden hangisi veya hangilerinin seçileceği hastadan hastaya değişir. En uygun tedavi şeklinin cerrah, endokrinolog, radyolog ve patologdan oluşan bir ekip tarafından planlanması ve takip edilmesi gerekir.

Erken teşhis önemlidir!

Guatrda erken teşhis çok önemlidir. Geç kalınması durumunda hastalık ilerler, tedavi zorlaşır ve sistemlerde yaptığı hasarlar da artar.

Guatrlar fonksiyonlarına göre kaça ayrılır ve hangi durumlarda görülür?

Gerek Diffüz, gerekse nodüler guatrlı hastalar fonksiyonel olarak 3 durumda bulunur.

• Ötiroidi : Tiroit hormonları normal düzeylerdedir
• Hipotiroidi : Tiroit hormonları azalmıştır
• Hipertiroidi: Tiroit hormonları yüksektir

Basit guatr nedir?

Tiroit fonksiyonları bozulmadan (ötiroit) tiroidin simetrik ve asimetrik olarak yaygın büyümesi durumuna basit guatr denir. Bu tür guatrlarda nodül mevcut değildir.  

GUATRIN SEBEPLERİ NELERDİR?

Hastaların en sık soruduğu sorular arasındadır. Guatr oluşmasının çok nedenleri mevcuttur. Bu nedenlere göre guatrlar iki gruba ayrılabilir.

Endemik guatr nedir? Sebepleri nelerdir?

Bir yerleşim bölgesinde %10’dan daha fazla guatr vakası varsa bu yerleşim bölgesine endemik guatr bölgesi denir. Dünyada ve memleketimizde çok sayıda endemik guatr bölgesi mevcuttur (mesela Alpler ve Karadeniz bölgesi). Bu bölgelerde guatr oluşumuna neden olan değişik etkenler mevcuttur. Bunlar:

İyot eksikliği
Guatrojen maddeler
Kimyasal maddeler
Bazı ilaçlar
Bazı mikroplar

Endemik guatra neden olan iyot eksikliği ve diğer maddeler nasıl etki eder?

Daha önce de belirtildiği gibi günlük iyot ihtiyacı ortalama 150mgm civarındadır. Yenilen ve içilen gıdalarda iyodun 50mgm altına düşmesi hormon üretimini azaltacak ve bu da hipofizde salgılanan TSH miktarını artıracaktır. TSH miktarının artması ise tiroit hücrelerinin uyarılmasına ve dolayısıyla çoğalmasına yani guatra neden olacaktır.

Bazı bölgelerde iyot eksikliği olmamasına rağmen endemik guatra rastlanmaktadır. Bu bölgelerde Guatrojen denilen bazı maddelerin alınması ile guatr oluşur. Mesela Karadeniz bölgesinde çok tüketilen karalahana bunlardan biridir. Karalahana içinde thioglucoside denilen bir madde mevcuttur. Bu madde vücutta thiocyanate ve isothiocyanete’a ayrılarak tiroit hormon yapımını engeller. Bazı patates ve fasulye türleri cynaoglucoside içermekte ve daha sonra vücutta thiocynata dönerek iyodun tiroiddeki tutulumunu önleyerek hormon oluşumunu azaltmaktadır. İyot eksikliğinde olduğu gibi burada da TSH hormonu tiroidi uyararak guatra neden olur. Dünyada şimdiye kadar birçok maddenin ve bakterinin endemik guatra neden olduğu gösterilmiştir.

Sporadik guatr sebepleri nelerdir?

Bir yerleşim bölgesinde %10’dan daha düşük guatra rastlanırsa bu bölgede oluşan guatrlara Sporadik guatr denir. Sporadik guatr nedenleri şunlardır:

Büyüme faktörleri

• Enzim bozuklukları
• Tümörler
• Enflamasyon/enfeksiyon
• Kist oluşumu
• Kanama
• Anti tiroit ilaç kullanımı

 Tedavisi Mümkün Olan Bir Hastalık…

SAĞLIKLI BİR YAŞAM
DİLEKLERİMİZLE…

Kas Erimesi

category Kanser admin 6 Ağustos 2008

KAS HASTALIĞI NEDİR?
Kas hastalıkları, vücudumuzun hareket etmesini sağlayan kaslarımızı doğrudan tutan hastalıklardır. Yani kas hücrelerinin kendileri hastalanmışlardır ve ortaya çıkan belirtiler yalnızca bu duruma bağlıdır. Kasın kendi hastalığına miyopati denir.

KAS ERİMESİ BİR HASTALIK DEĞİLDİR
Kas erimesi, vücudumuzu hareket ettiren kasların hacminde küçülmedir. Bu durum yalnızca kasın kendi hastalıkları nedeni ile ortaya çıkmaz. Kas ile ilişkisi olan sinirler, sinirlere emir veren omurilik ve beyin dokularının hastalıklarında da kaslar erir. Örneğin boyun fıtığında, fıtığın ilgilendirdiği kaslarda erime olabilir. Multiple skleroz adı ile bilinen beyin hastalığında da geç dönemde kaslar erir. Beyinde damar tıkanıklığı da sonuçta benzer bir görünüme neden olabilir. Eğer belli kaslar kullanılmazsa da kaslar eriyebilir. Veya polinöropati adı verilen sinir hastalıklarında el ve ayak kasları eriyebilir. Buna çok sayıda örnek eklemek mümkündür. Bu durumların hiçbiri kasların hasta olduğunu göstermez. Başka bir durum nedeni ile kasların etkilendiğini düşündürebilir.
Aslında kas hastalıklarında kaslarda erime en önemli belirti değildir ve oldukça geç ortaya çıkar. Dolayısı ile kas hastalıkları ile ilgili disiplinlerin ilgilendiği asıl konu kas erimesi değil, kasların kendilerine ait hastalıklar nedeni ile kaslarda ortaya çıkan değişikliklerdir. Diğer hastalıklar kas hastalıklarının konusunun dışındadır.

KAS HASTALIKLARININ BELİRTİLERİ NELERDİR?
Kaslarımız vücudumuzu hareket ettirmekle yükümlüdür. Bu nedenle kas hastalıklarında güçsüzlük olur ve başlıca hareketlerimiz etkilenir. Öncelikle gövdeye yakın kalça ve omuz çevresindekiler olmak üzere çok sayıda kas etkilenebilir. Örneğin merdiven/yokuş çıkma, koşma, yürüme, kolları kaldırma, başı yastıktan kaldırma, bazen gözkapaklarını açma, yutma, başı yastıktan kaldırma, soluk alma etkilenebilir. Bazı kas hastalıklarında ise miyotoni adı verilen, kasın gevşeme güçlüğü sözkonusudur. Bu durumda hasta ilk hareketlerde tutukluk yaşar, harekete devam ettikçe rahatlar. Bazen de yürüme, koşma gibi eylemler sırasında normalden çok daha şiddetli bir yorulma ve ağrı, hatta bazen tükenme yaşayabilir. Sinirlerle kasların birleştiği bölgedeki hastalıklardan myasthenia gravis, daha hafif olarak ise kasılma sırasında enerji sağlayan sistemlerin (glikojen yıkılması, mitokondri) hastalıkları tipik örneklerdir. Kasılma sırasında hücredeki yağların yakılmasında sorun var ise açlık, belirtileri çok artırır. Bazı nedenler ise çok yaygın kas yıkımına neden olarak idrar renginin çok koyu olmasına neden olabilir (miyoglobinüri).

Tedavisi Mümkün Olan Bir Hastalık…

SAĞLIKLI BİR YAŞAM
DİLEKLERİMİZLE…

Sinüzit

category Kanser admin 6 Ağustos 2008

Alın, burnun arka kısmı ve burnun her iki tarafında bulunan kemik boşluklara yüz sinüsleri (paranazal sinüsler) adı verilir. Bu boşlukların ve iç yüzlerindeki mukozanın iltihabına da sinüzit denir.
 

Çok kullanıldığı için sinüslerin isimlerinin de bilinmesinde yarar vardır.

  • Maksiller sinüsler (üst çenede burnun her iki tarafında)

  • Frontal sinüs (alında kaşların üstü)

  • Etmoidal sinüs (burun kökü arka üst kısmında)

  • Sfenoid sinüs (kafatası tabanında)

Maksiller sinüslerin iltihabına maksiller sinüzit, frontal sinüs iltihabına da frontal sinüzit denir; ancak halk arasında hepsi de sinüzit olarak anılmaktadır. Sinüzitler oldukça sık görülen hastalıklardır. Erişkinlerde enfeksiyon en sık maksiller sinüslerde görülür, Bunu etmoidler, frontal ve sfenoid sinüsler takip eder. Çocuklarda ise en sık etmoid sinüsler etkilenir. Birkaç sinüsün enfeksiyonuna polisinüzit, tüm sinüslerin enfeksiyonuna pansinüzit adı verilir. Sinüzitin en çok karşılaşılan nedeni, enfeksiyonun burun boşluğundan bir ya da birkaç sinüse yayılmasıdır. Basit bir soğuk algınlığı bile sinüslerde, mukozada enfeksiyona neden olur, ancak bu durum sıklıkla belirti vermez. Bilindiği gibi paranasal sinüs enfeksiyonları her ne kadar basit bir rinitin arkasından gelişirse de, temelde burun boşluğunu ilgilendiren

  • Mekanik tıkanmalar (örn.polip, deviasyon v.s)

  • Allerjik yapı

  • Burun iç yüzeyini kaplayan mukozanın tüysü hareket aktivitesindeki bozulmalar

  • Bağışıklıkla ilgili bozukluklar

  • Dudak ve damak yarıkları ve

  • Uzun süreli nazal dekonjestan kullanıma bağlı nedenlerle meydana gelebilmektedir.

Sinüsler, burun boşluğu ile irtibatlı olup bu irtibatı sağlayan ostium adı verilen deliklerdir. Ostiumlar hem ventilasyon (hava akımı), hem de drenaj (boşalma) fonksiyonunu görürler. Bir ostiumun kapanması sonucu hava akımı ve drenaj bozulur böylece boşlukta salgı birikir, bu da bakteriler için uygun bir ortam olup bakterilerin üremesi sonucu iltihap gelişir.
Ostiumların kapanma nedenleri
1- Çevresel faktörler: Burunun relatif kuruluğu, havadaki zararlı gazlar.
2- Lokal faktörler: Doğuştan yada sonradan oluşan yapı bozuklukları. [Örneğin, Septum deviasyonu, Konka (burun içindeki kıvrımlar) değişiklikleri, burun enfeksiyonları, allerjik nedenler, polip, yabancı cisim, uzun süre duran nazogastrik sonda veya nazotrakeal tüpler, iyi ve kötü huylu tümörler. Sinüzit enfeksiyonun seyrini bağışıklık faktörleri (allerji), mikro-organizmalar arasındaki etkileşim ve direnç gibi faktörler etkiler. Maksiller sinüs enfeksiyonlarının % 10′u enfekte(diş absesi, çürükler) diş köklerinden kaynaklanır. Yüzücü ve dalgıçlarda akut sinüzit daha sık görülür. Dalma sırasında mikro-organizmalar burun ve sinüslere itilirler. Yüzme havuzlarında klora bağlı irritasyon nedeni ile sinuzit gelişebilir . Mikro-organizmanın türü ve vücut bağışıklık sistemine bağlı olarak kataral (akıntılı) veya cerahatli sinüzit gelişir.

Belirtiler
Yüz ve baş ağrıları
Bu ağrılar karakteristik olarak eğilme, ağır bir şey kaldırma, öksürme, başını sallama gibi hareketler sırasında sinüslerdeki basınç artışına bağlı olarak artar. Ağrılar kronik sinüzitte akut sinüzite oranla daha azdır, hatta hiç olmayabilir. Sinüzit ağrısının özellikleri kafada basınç hissi, özellikle kafatasının ön bölümünde zonklayıcı ağrı karakterindedir. Etkilenen sinüs üzerine basınç uygulanması ya da üzerine vurulması ile sıklıkla hassasiyet görülür. (Örneğin, maksiller sinüzitte yanak üstü, frontal sinüzitte alında ve etmoid sinüzitte burunun göze komşu olan tarafında, sfenoid sinüzitte oksipitalde, temporalde ve kafatası merkezinde tipik ağrılara neden olur.)

Burun akıntısı
Özellikle erişkinlerde tek taraflı burun akıntısı her zaman sinüzit şüphesi uyandırmalıdır. Sekresyon (akıntı) renksiz ve değişen kıvamlarda, ancak sıklıkla sarı-yeşil yada kanla karışık olabilir. Genellikle kokulu, hem burunun ön bölümünden, hem de nazofarenks içerisine doğru drene olur. İltihabi akıntılar sinüs ostiumlarında ve nazofarenks arka duvarında görülebilir. Alt solunum yollarına yayılması öksürme, bronşit yada seste kısılmaya neden olur. Burun tıkanıklığı Sürekli yada aralıklarla görülebilir. Koku alma bozukluğu (Hiposmi) yada kaybı (anosmi) sık görülür. Diş absesi ve kronik sinüzitte kötü koku duyma (kakosmi) görülebilir. Burun deliklerinin ekzeması özellikle çocuklarda sık görülür.

Genel Belirtiler
Uyuşukluk, çalışma isteksizliği ve depresyon dahil olmak üzere psişik semptomlar görülebilir. Ateş yükselmesi genel bir enfeksiyon yada erken komplikasyonların belirtisidir. Çocuk sinüzitlerinde, erişkinlerde görülen semptomlar aynı şekilde görülebilir ancak sıklıkla belirtiler azdır. Adenoid hiperplazi sıklıkla nedenlerden biridir. Etmoidit doğumdan kısa bir süre sonra gelişebilir. Maksiller sinüzit süt çocukluğu döneminde çok nadirdir. 4 yaşından sonra sıklığı giderek artar. Frontal sinüzit ve sfenoidal sinüzit kural olarak 5-1 2 yaşından sonra görülür.

SAĞLIKLI BİR YAŞAM
DİLEKLERİMİZLE…

Menopoz

category Kanser admin 6 Ağustos 2008

Menopoz Latince’de meno ve pause kelimelerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş ve “adet kanamalarının durması” anlamına gelen menopause kelimesinin dilimize uyarlanmasıyla oluşturulmuş bir kelimedir.

Adından da anlaşılacağı üzere menopoz, kadının düzenli adet kanamalarının ortadan kalktığı dönemi ifade eder ve kadının çağlarından birini oluşturur.

Kadının Adet Kanamaları Neden Kesilir?

Adet kanaması, adet döngüsünün seyrinde her ay muhtemel bir gebelik için hazırlık yapan rahim iç tabakasının gebelik oluşmaması durumunda “tazelenmesi” için kanamayla dışarı atılmasından ibaret bir süreçtir.

Yumurtalıklarda her adet döngüsünde bir yumurta hücresi olgunlaşma sürecine girerek östrojen hormonu salgılamaya başlar ve bu hormonun etkisiyle rahim iç tabakası kalınlaşır. Yumurta hücresi belli bir olgunluğa ulaştığında yumurtlama meydana gelir. Yumurtlama sonrasında devreye giren progesteron hormonunun etkisiyle rahim iç tabakası gebelik oluşumuna elverişli hale getirilir.

Bir kız çocuğu her iki yumurtalığında belli sayıda yumurta hücreleriyle dünyaya gelir. Bu hücre topluluğu kolay anlaşabilmesi açısından “yumurtalık havuzu” olarak tabir edilebilir.

Rahim içi yaşamda havuzdaki yumurta hücre sayısı yaklaşık 6-7 milyon iken doğumda 1-2 milyona iner. Ergenlik dönemine gelindiğinde yumurtalıklardaki toplam yumurta hücresi sayısı 300-400 bine inmiştir. Sayının bu şekilde azalmasının nedeni tam olarak bilinmemekle beraber muhtemelen genetik özellikleri en uygun olan, yani en kaliteli olan yumurta hücreleri sağ kalmakta, diğerleri kullanılmamak üzere bertaraf edilmektedir. Böylece yumurta hücresinin döllenmesiyle oluşacak yeni neslin genetik açıdan mükemmel olmasının sağlanması amaçlanmaktadır.

Yumurta hücre sayısındaki azalma üreme çağında da devam eder ve bir kadında tüm üreme çağı boyunca yaklaşık 400 civarında yumurta hücresi yumurtlamada kullanılmak üzere seçilir ve kullanılır.

Yumurtalık havuzunda yumurta hücreleri tümüyle tükendiğinde yumurtlama durur ve östrojen ve progesteron hormonları salgılanamayacağından rahim iç tabakasının yenilenme süreci de biter. Böylece adet kanamaları da ortadan kalkar ve menopoz dönemi başlar.

Rahimi alınmış bir kadın menopoza girmiş kabul edilir mi?

Rahimin bazı nedenlerle üreme döneminde ameliyatla çıkarılması gerekebilir. Rahim alındığı anda adet kanamaları kesilir. Burada adet kanamasının durmasının nedeni rahimle birlikte rahim iç tabakasının da çıkarılmış olması, yani adet kanamasında kanayan dokunun da alınmış olmasıdır. Halbuki tıbbi anlamda menopoz, yumurtalıklardan östrojen ve progesteron hormonu salgısının durmasıdır. Rahim alınması esnasında yumurtalıklar bırakılmışsa (40-45 yaşından önce yapılan ameliyatlarda sağlam ise yumurtalıkların yerinde bırakılması tercih edilir) hormon salgısı devam eder. Burada yalnızca adet kanaması belirtisi kaybolmuş olup hormon eksikliği belirtileri kadının yumurta hücreleri tükenene kadar ortaya çıkmaz.

Rahimi genç yaşta alınmış bir kadının menopoza girdiği zamansal nokta böyle bir durumda ancak kadının aşağıda anlatılacak menopoz belirtilerini yaşamaya başlamasıyla veya bazı muayene ve laboratuvar bulgularına dayanılarak belirlenebilir.

Tedavisi Mümkün Olan Bir Hastalık…

SAĞLIKLI BİR YAŞAM
DİLEKLERİMİZLE…

Mantar - Egzama

category Kanser admin 6 Ağustos 2008

Mantarlar, tıpkı bakteriler gibi normal koşullarda da vücutta bulunabilen mikroorganizmalardır. Havadan, topraktan, hayvanlardan ve diğer insanlardan bulaşabilir. Sıcak, nemli ve hava almayan ortamlarda kolay çoğalırlar. Ortak kullanılan yerler ve eşyalar mantarın yayılmasına sebep olabilir.

Vücudunuzda küçük, kepekli, beyaz, açık sarımsı, kahverengi ve koyu renkli lekeler, halk arasında ‘samyeli’ de denilen bir mantar hastalığı olabilir.

Tırnakta renk ve şekil değişikliği, kalınlaşma, tırnak mantarı belirtilerindendir. Tırnak mantarı en sık ayak baş parmağında ve erişkinlerde görülür. Genellikle ayak parmak aralarında kaşıntı, pullanma gibi belirtilerle seyreden ayak mantarlarını takiben gelişir.

Mantar hastalıkları, havuz, hamam, spor salonları, duş gibi mekanlardan ve ortak kullanılan havlu, terlik gibi eşyalardan kolaylıkla bulaşabilir. Farklı mantar tipleri farklı organ ve dokularda mantar enfeksiyonu oluşturabilir.

Mantardan korunmak için ;

*Ayaklarınızı her gün yıkayın.
*Özellikle ayak parmak araları olmak üzere, ayaklarınızı tamamen kurulayın.
*Yazın dar ve kapalı ayakkabı giymekten kaçının.
*Pamuklu çoraplar giyin ve hergün çoraplarınızı değiştirin. Sentetik materyelllerden yapılmış çorapları giymeyin.
*Mümkünse evde ayaklarınız açık olsun.
*Başkasının havlu ve terliğini kullanmayın.
*Tırnaklarınızı kısa tutun. Tırnaklarınızı deterjan ve kimyasal maddelerden koruyun.
 

SAĞLIKLI BİR YAŞAM
DİLEKLERİMİZLE…

Miyom (Kist)

category Kanser admin 6 Ağustos 2008

Tıbbi olarak fibroid, leiomyoma,myom adı da verilen miyomlar  düz kas ve bağ dokusu içeren iyi huylu (kanser olmayan) kitlelerdir.Sıklıkla ur olarak tanımlanır. Büyüklükleri toplu iğne başından karpuz büyüklüğüne kadar değişkenlik gösterir.Genellikle çok yavaş büyürler.

Tek bir tane olabileceği gibi sayılamayacak kadar çok da olabilir.Her bir miyom kitlesine miyom çekirdeği (nüvesi) adı verilir.Genelde birden fazla sayıda olma eğilimindedir.

Hemen her zaman iyi huylu olması ve kansere dönme olasılığının ihmal edilecek kadar düşük olması en önemli özelliğidir. Hastaların %75′i kendisinde miyom olduğundan dahi habersizidir. Görülme oranı %20-25’dir. Büyüklüklerinin çok değişken olması nedeni ile bu oranın aslında gerçeği yansıtmadığı, dikkatli bir inceleme yapılacak olursa müyom görülme sıklığının daha yüksek olduğu bilinmektedir.

Miyomlar sıklıkla 30-40 yaşlar arasında ortaya çıkar ve hormon tedavisi almayanlarda menopoz sonrası küçülür. Ergenlik öncesi görülmesi son derece nadirdir.

Myomlar genelde birden fazla sayıda olma eğilimindedirler. Bazen tek bir myom nüvesi belirgin derecede büyüyebilir ve çok büyük boyutlara ulaşabilir. Bu gibi hastalarda da büyük olasılıkla bir kaç milimetrelik bile olsa başka myom nüveleri de mevcuttur.

Neden bazı kadınlarda miyom gelişip diğerlerinde gelişmediği konusunda yapılan çalışmalar halen devam etmektedir. Siyah ırkta beyaz ırka göre miyom sıklığının 5 kat yüksek olması, aile içinde bir bireyin miyom tanısı alması durumunda (özellikle anne, kız kardeş veya abla gibi birinci derece akrabalarda) diğer bir aile bireyinde miyom görülme sıklığının artması, hastalığın kalıtsal yönünün güçlü olduğunu göstermektedir.

Miyomların oluşma nedenleri  nedir?

En sık görülen  kitle olmasına rağmen  miyomların neden ve nasıl ortaya çıktığı açıklanamamıştır. Bazı kadınlarda hiç görülmez iken bazı kadınlarda sürekli yeni miyomların çıkma nedeni de belirsizdir.

ü       Ergenlik öncesinde vücut henüz östrojen salgılamazken görülmezler.

ü       Yüksek doz östrojen içeren doğum kontrol hapları gibi ilaçların etkisi ile büyürler. Düşük doz doğum kontrol haplarının böyle etkisi yoktur.

ü       Vücudun fazla miktarda östrojen ürettiği gebelik esnasında hızlı büyüme gösterirler.

ü       Östrojenin azaldığı ve hatta tamamen yok olduğu menopoz sonrası dönemde küçülürler.

ü       Menopoz sonrası yeni miyom çıkması son derece nadirdir.

ü       Dışarıdan östrojen tedavisi alan kadınlarda büyürler.

Miyomlar yüksek düzeyde östrojen bulunduran kadınlarda gelişse de laboratuvar bulguları myomu olan kadınların birçoğunda östrojen düzeylerinin normal olduğunu göstermektedir. Bu nedenle myom gelişiminde büyük olasılıkla östrojen tek sorumlu değildir.

Bazı çalışmacılar progesteron’un da myom gelişiminde rolü olduğunu ileri sürmektedirler. Progesteron ile tedavi edilmiş kadınlardan çıkartılan myomlarda daha fazla sayıda hücre bulunduğunu ve bazı hastalarda progesteronu bloke eden ilaçlar kullanıldığında myomların küçüldüğünü göstermektedir. Bu bulgulara rağmen myom ile progesteron arasındaki ilişki açık değildir.

Miyomların türleri nedir?

Miyomlar lokalizasyonlarına bağlı olarak değişik türde şikayetler yaratırlar. Bu nedenle de rahimde yerleştikleri yerlere göre sınıflandırılırlar;

Submuköz Miyom: Hemen rahimin içini döşeyen endometrium tabakasının altında yerleşmiştir. Büyüdükçe endometriumu içeri doğru iter. Bu itilme adet düzensizliklerine neden olabilir.Bir süre sonra miyom rahim boşluğuna doğru büyümeye başlar ve orijinal yerine ince bir sap ile bağlı kalır. Büyümeye yada sarkmaya devam eder ise rahimden dışarıya sarkabilir.Miyom hareket ettikçe sapının etrafında dönebilir ve adet aralarında kanamaya neden olabilir. Bu tür miyomlarda enfeksiyon da ortaya çıkabilir.

İntramural Miyom: Rahimi oluşturan kas tabakasının  içinde yer alan miyomlardır. Miyom nüvesi büyüdükçe rahim de büyür.

Subseröz Miyom: Rahimin dış yüzünden köken alan ve dışarı doğru büyüyen miyomlardır. Genelde kanama problemi yaratmaz.

Saplı Myom: Herhangi bir subseröz ya da submüköz myom büyümeye devam edip de rahim ile bağlantısı sadece ince bir bağ ile sağlanır ise bu durumda saplı miyomdan söz edilir.Eğer myom kendi etrafında döner ise sapı yani dolayısı ile kan bağlantısı da bozulur ve myom nüvesinde dejenerasyon meydana gelir.

İnterligamentöz Myom: Rahimi yerinde tutan ve ligaman adı verilen bağların arasında gelişen tümörlerdir.Bunların cerrahi ile çıkartılması son derece güçtür.

Paraziter Myom: Büyüyen miyom nüvesi başka bir organa yanaşıp buna yapışırsa bir süre sonra rahim ile arasındaki bağlantı kopabilir ve miyom yeni bağlandığı dokudan beslenmeye başlayabilir. Bu durumda parazitik myomdan söz edilir.

Gerçekçi olmak gerekirse myomların hemen hepsi aslında birden fazla anatomik lokalizasyonda bulunur. Örneğin miyomun büyük bir kısmı intramural olmasına rağmen submüköz veya subseröz komponenti de vardır. Bu durumun istisnası saplı subseröz myomlardır.

Tedavisi Mümkün Olan Bir Hastalık…

  SAĞLIKLI BİR YAŞAM
DİLEKLERİMİZLE…